Ben Senaryoyu Yazıyorum, Finali de Sen Belirlersin.

Etiketler

, , , ,

Beni tutan bir hayat var, bir dizi iş. Okul, ders, vebal, korku.. Bir kurtulayım ellerinden o zaman çıkacağım seni aramaya. Sokak sokak ararım, ölene kadar ararım. Bulsam da bulmasam da film olur hikâyemiz. Ben senaryoyu yazıyorum, finali sen belirle. En güzel filmlere bak, en güzel sonu hazırla. İster ağlat, ister güldür izleyenleri.

Yüzüğünü düşürmüş dervişin biri, dipsiz bir kuyuya. Sevgilisine götürecekmiş o yüzüğü onun için çok önemliymiş. İnse kuyuya çıkamayabilir, yüzüğü kuyuda bulamayabilir ve bunun gibi onlarca olumsuz ihtimal var. Ama inecek işte, çok seviyormuş çünkü. Uzun bir yola çıkmış dipsiz kuyuda. Korka korka gitmiş, hep aksiliklerle doluymuş yolu ama ümidini yitirmeden yürümüş. Zamanla derviş, yüzüğü alıp kuyudan çıkmış. Dışarda hiçbir şey eskisi gibi değilmiş. Gözleri sevdiğini aramış..  Hadi bakalım. Bundan sonrası yok.

Yalnız kaldık buralarda,

Kimse aramadı bizi yokluğumuzda.

Kırılıp gücenince kalbimiz,

İsmimiz bile anılmadı.

Hiç kulaklarımız çınlamadı

Yalnız kaldık azizim yalnız kaldık.

Alışa alışa bir hal olduk zaten, yeni memleketler, yeni insanlar, yeni bir yaşam tarzı. Gönülsüz yaşamaya bile alıştık. – final haftası çok canım sıkılıyor – Velakin ben velespitle Osmaniye’yi gezerken bir güzele rastlarım. Sonracığıma, ey güzel kız sen kimlerdensin, necisin filan derim. O da bana ben falanca ağanın kızıyım, bir yiğidi beklerim, velespitiyle alsın götürsün beni İzmir iline. Euzubillah!!

Madem Duan Kabul Oldu Efendi Gibi Dur Ahmet.

Etiketler

, , , ,

Nankör müyüm ne. Moralim bozukken içimi dökmek için yazıyorum. Keyfim yerindeyken yokum. Sizde beni karamsar biri sanıyorsunuz galiba. Yo yo hayır dostum, ben can sıkıntılarıyla dolu bir blog oluşturmak istemiyorum.

Final haftasında ikinci parti başladı bugün. İkinci partinin  sınavları daha zor, ama çalıştım. Çalıştım ve sınavım kötü geçti. Şuraya yazacak o kadar çok şey var ki, ama yazmıyorum işte. Yok ona ayıp olur aman falancanın zoruna gider /daha doğrusu hoca görürde nanayı yeriz/ diye güzelim bloğu Cumhuriyet gazetesine çevirdik.

Ben geçen gün yatsı namazından sonra bir dua ettim, sonrada korktum sonuçlarına katlanamamaktan. Şimdi de duamın kabul olduğunu gördüm, korkuyorum razı olamamaktan. Dedim ki “Allah’ım şu final haftasında çok çalışmayı ve öğrenmeyi nasip et, başarı sendendir ben senin bana vereceğin mukadderata/sınav başarısına razıyım” dedim. Biliyorum çok güzel bir dua, ama tam molla duası oldu. Şimdi ben kalkıp da “ Ülen çalıştım çalıştım yine kötü aldım” demeye korkuyorum. Allah’ın gücüne gidebilir, dua ettik kabul oldu belki de hayırlısı buymuş der geçerim. Ama böyle giderse sınıfta kalırım, olsun hayırlısı. Tutturdum bi “ille de hayırlısı”, sınıfta da kalsam da hayırlısı, hiç mezun olamasam da hayırlısı, sınavlarda nutkum tutulsa da. Bunları yazarken bir tırsma oldu tabi. Önümüzde üç sınav daha var bakalım onlar nasıl geçecek. Sınav sonuçlarımı açıklarım yakında. Bugün pek çaktırmadım ama içten içe gururlandım. Çünkü sağdan soldan kopya çekme imkânım varken ben dörtte biri dolu olan sınav kâğıdımı öylece teslim ettim. Kopya çekmek bize yakışmaz dedim, madem duan kabul oldu efendi gibi dur Ahmet.

Bir de bugün üç ayların başlangıcı diye oruç tuttum ya, kafam bi milyon. ( ama su içtim galiba(unutarak)(uykuluydum)) bu iç içe parantez işi buraya olmadı ama Matlab, c++ gibi programlarda çok işe yarıyor. Bak işte ders hastası olmuşum.

Yarın enerji kaynakları diye bir dersin sınavı var, çalıştım çalıştım merak etmeyin. Ezberi iyi olan geçti, az çok ezberim var ama ezber yapmak çok kafa şişiriyor ya. Kısa süre sonra da ezberin çoğu unutulup gidiyor. Kendime bir not düşeyim buraya diğer final haftalarında lazım olur diye. Finale nasıl çalıştım; Her sınavı, asıl sınav tarihinden bir gün öncesindeymiş gibi düşünerek bir gün önceden tüm çalışmaları bitirdim. Sınavdan önceki son gün ertesi gün ki sınava değil de ondan bir sonraki sınava çalıştım/çalışcam. Böylece final haftasının stresinden kurtulmuş oldum/(olcam inşallah). Bunun ne yararı oldu; bizim mühendislik derslerine son gün baktığımda kendi kendime ”Olum bu kadar ders bir gün de bitmez çalışsan da kalırsın çalışmasan da en iyisi çalışma” diyorum. Bu da tüm ipleri atmak anlamına geliyor ve sınava da tam hazır olmadan giriyorum. Tamamen psikolojik. Aslında o günü tam değerlendirebilsem sınavımda iyi geçecek belki. O yüzden bir gün evveline aldım takvimi. Sınavım kötü geçti ama aslında iyi geçmesi gerekirdi. Çıkması en muhtemel yerlere çalıştım ama hoca çalışmadığım yerlerden sormuş. Bir günlük çalışmayla bundan daha iyisini yapamazdım. Pişman değilim.

Her gün bloğuma girip yeni yazı var mı diye bakan esmakcr ye buradan selam yolluyorum. Derviş dostum Endülüslü Adile selam. Endülüslü Adil‘in bir oğlu oldu, açın bloğunu bir tebrik edin dostumu. Sıkı takipçim, şair Tuğba Karademir’e selam. A blog daire 6 da oturan İpek abla‘ya bi uğrayın ev mübareğine, benden de selam söyleyin. Bloğumu kendi ortamına taşıyan kakara kikiri ve bir aralar bloğumu okurken şimdilerde sesi çıkmayan herkese /uzra/ selam.

Gitmesi Gerekenler ve Terkedildiğini Sananların Hikâyesi

Etiketler

, , , , ,

Final haftasındayız. Çalışıyorum sınavlara ama aralarda dersi bırakıp yazı yazmak iyi geliyor. Sonra yine ders, yine ezber, yine çözüm yöntemleri öğrenmeye devam. Yurtta internet kafe kapalı olduğundan fazla giremiyorum nete. İnternetim de yok, arada arkadaşların internetinden bağlanıyorum, o da iki yazı atmalık.

İki yıllıklar bir bir kayıt sildiriyor yurttan, ayrılan ayrılana. Ama ben anladım ki her iki yıllığın hayaliymiş iki yıl daha okumak. Hem çalışırım hem okurum diyorlar. Ben bunu yapamazdım herhalde. Son günlerini iyi geçirmeye çalışıyorlar, herkesle iyi geçinip hoş bir şekilde ayrılmak için. Seviniyorlar önce okuldan kurtuluyoruz memlekete gidiyoruz diye. Hoş tabi, artık iş hayatına atıldılar. Sonra dönüp bir de hüzünleniyorlar. Arkadaşlarımızdan ayrılıyoruz, burayı sonraları özleyecez diye. Özlenmez mi ki hiç Osmaniye’nin havası, bu üniversite ortamı, Kyk yurtları. İş hayatı zordur gençler, üniversite ocağına, profesör kucağına, akademik yuvaya benzemez. Mobbing yapıverirler maazallah. Gitmeyin. Ya da gidin, sizin iyiliğiniz için.

Siz şimdi gidiyorsunuz ya, hep birileri boynu bükük kalıyor buralarda. Özlüyor sizi. Arkadaşlarım diyor, canlarım diyor. Ah ikilikler ah, hep sizsiniz terkeden, dörtlükler terkediliyor hep. Hele mühendislerin gidenlerin ardından el sallamaya bile zamanları olmuyor bazen, final haftası zaten beyinler sulanmış oluyor. Bir müsaade edin mühendislere şurda arkadaşlarımızla son günlerimizi birlikte geçirelim, andaç yazalım.

Çok özlicez sizi. Ama insan biraz da gerçekçi olmalı. Şimdi bu gidenlerin yerini yenileri alacak, yeni insanlara alışacağız. Sonra bunları unutup gideceğiz. Olurda tevafuken bir yerde karşılaşırsak sanki yabancı iş ortakları gibi iki hoş beş, hal hatır sormaca olacak. Eski samimi espriler kalır mı sizce, hiç sanmıyorum. O zaman olgun insanlar olacağız. Belki de eski günlerden konuşacağız, eski aşklar, sıfırcı hocalar gibi. O da olmayacak belki hiç karşılaşmayacağız, gezilerde çektirdiğimiz resimleri karıştırırsak hatırlayacağız o anda varsa bir telefon açarız belki. Gitmeyin laan.

Ama iz bırakanlar unutulmaz tabi. Belki bir gün gelirim sizi ziyarete ailemle birlikte. Aile babası olarak, o blogcu çocuk artık aile babası olmuştur. Belki de ölmüştür. Belki de yaşadığınız yere bir santral kurulacaktır bende oraya çalışmaya gelirim. O memlekette karşılaşırız. Bu yılların popüler şarkılarından birini açıp nostalji yaparız. Mesela Sibel Can’dan “Kader Bağladı Bizi” şarkısını açarız.

Yakın arkadaşlarda unutulmaz tabi. Ben seksen yaşıma da gelsem şu yanımda Knight oynayan çocuğu unutmam.(Alper)/unutmayayım diye not aldım şaka şaka. Sonra Ömer’i de unutmam tabi. Müezzin hiç imamını unutur muymuş? Unutmayacağım çok insan var bu yurtta. Ama arayıp bir hal hatır sorarmıyım orasını bilemem o konuda biraz umursamazım galiba. Ama bir gün sizi hatırlayıp ta iyi – kötü genelde komik olur bu, kulaklarınızı çınlatırım. Hadi selametle gidin gençler…

Zaman Tüneli

Etiketler

,

11 Ekim 1992 Pazar günü saat 11′de İzmir Aliağa’da doğdum. Söylediğim ilk kelime “Baba” imiş. Rahmetli dedemin adını vermişler bana aynı zamanda peygamber efendimizin İncil de geçen ismidir. Arapçada Övülmüş demek.

Eğitim hayatıma AÇEV’de (Anne Çocuk Eğitim Vakfı) başladım.

1999’da Mehmet Saka ilköğretim okuluna başladım. İlk öğretmenim Yüksel Şahinoğlu, ilk aşkım Emine ve ilk sınıf arkadaşım Samet’ti.

Liselere giriş sınavında bir başarı gösteremedim ve 2006’da 80. Yıl Cumhuriyet lisesine yazıldım. Lise 1 de altı ay kadar yurtta kaldım. Sonra eve geçmem gerekti derslerden dolayı. Ayrıca ev, okula yurttan daha yakındı. Lise ikinci sınıfta hocalar bana sözel bölümü tavsiye ettiler fakat ısrarla sayısal bölüm istedim. Çünkü babam beni mühendisliğe özendirmişti, te o zamanlardan hayalim mühendis olmaktı. 

Üniversite Sınav sonuçlarında hiçbir yere yerleşemedim fakat Allahtan ümit kesilmez diyerek ikinci yerleştirmelere de katıldım. Aynı sene Osmaniye Korkut Ata üniversitesi enerji sistemleri mühendisliği bölümüne ikinci öğretim olarak yerleşebildim.

20 Ekim 2010 Çarşamba günü Gurbetime aynı zamanda Üçüncü memleketime geldim. 20 yıl öncede ailem ayrılmıştı asıl memleketimizden. Otogarda güler yüzlü, ak saçlı biri karşıladı bizi, Adil amca. 21 Ekim Perşembe günü okul ve yurt kaydımı tamamladıktan sonra babam eve geri döndü. O gün Bilgisayar Teknolojileri dersinden çıkıp yurda geçtim. 1 saat kadar yalnızlık, hasretlik çektim. Gelir gelmez özledim evimi, ama üniversite hayatı bu yalnızlığa fazla müsaade etmedi. Üniversite arkadaşlarımla tanıştım bir bir.

Şimdi ikinci sınıftayım.

Buraya kadarı kronolojik hayat hikâyemdi, şimdi tanışalım.

Ben Ahmet Çavdar, İkinci planların insanıyım.

Edebiyat meraklısı Mühendisin dramıyım.

Özendim, kibirlendim, gururlandım, aşka geldim.

Mutluluğun ve duyguların her türlüsünü yaşadım.

Aşkın, haramın, nurun, ilmin kokusunu alırım.

Gönül işlerinin her türlüsüne destek olurum.

Okumayı, yazmayı ve fotoğraf çekmeyi severim.

Haliyle okuru, yazarı ve fotoğrafçıyı da severim.

Celal’den korkar Cemal’i severim, yani aşığım.

Öğrenmeyi ve öğretmeyi severim,

Çok konuşmadan öğrenip, öğretene hayranım.

Hayallerim var..

Tabii ki kader nereye götürürse oraya giderim ama gönül ister ki;

Mühendis olup, Ekmeğimi elime alayım.

Birkaç evrensel dil öğrenip dünyayı gezeyim.

Sabit bir yurdum olsun, ama bağlanmayayım.

Anlayışlı biriyle evleneyim, İmanı da tam olsun.

Tebliğin bel kemiği gibi iradeli bir oğlum olsun.

Hafız, neyzen, yazar, şair dostlarım olsun.

Allah hesabına seveyim ve sevileyim.

Aşık Olmak Neymiş..

Etiketler

, ,

Gardaş bu aşık olmak ney imiş biri bi anlatsın. Kimseye inandıramamak canımı sıkmaya başladı. Yok bi yaşanmışlık olması gerekiyormuş, yok bilmem insan tanımadığına âşık olamazmış. Gardaş madem nasıl olunacağını da söyle de ona göre âşık olalım bizde. Benim aşkım da böyle Allah Allah. Aşk standart bir şey de bi benim ki mi kriterlere uymuyor yoksa. Burda sesimi yükseltmek istemiyorum, ama şuan çok doluyum. Eğer beş altı yıl sonra geriye hiçbir şey kalmayacaksa şu yıllar bir an önce geçsin artık. Ben ya’lı ma’lı konuşmayı sevmezdim. Şimdi ona da alıştım bu illetten. Olum sinirlerim çok bozuk ya. Ya bi yazı insan ruh halini bu kadar etkiler mi Allahını seversen. Çok zoruma gitti. (Bir yazı yazmışta, bizimki. Eski defterleri karıştırdım ondan böyleyim.) Ulan sigara içseydim, şimdi ardardına birkaç tane yakardım. Kardeş ben böyle durumlarda pek yazı yazmam, ama işte şimdi yazıyorum. Blogumda kendimi bu kadar deşifre etmeseydim, şimdi açardım ağzımı yumardım gözümü. Aslında blog açarken düşünmüştüm bunu. Gerçek hayattan hiçbir arkadaşım bilmeyecekti, o zaman özel bir günlük gibi olurdu burası. Ben de çıktım mal gibi yazdım, ismimi soyismimi. Okuluma kadar yazdım. Sanki dilekçe yazıyoz, ulan altı üstü bi blogcusun sen. Ne gerek var bu kadar resmiyete. Okuldan arkadaşların öğrendi de ne oldu. Bi yere kadar iyi idare ettim, günlük yazıyorum diye. Sonra birkaç kişiye verince blog adresimi yayıldı gitti. Google de sağolsun, bazı meselelerde en başta çıkarıyo bizi. Ben en iyisi ismimi cismimi gizleyerek bir blog daha açayım, gerçi wikileaks bulur ama, bizimkiler bulamaz en azından. Bi nikneym bulurum. Uzun süre buraya uğramazsam bilin ki yeni bir blog açmışımdır. Sahte bir isimle. Mesela pucca, hbbk, siminya gibi. Şimdi o puccada çıktı meydana. Ben onun bloğunu okurken hayalimde daha güzel bir kadın canlandırıyordum. Ama değilmiş. Konu nerden nereye gitti bak. İçini dökmek böyle bir şey aziz kardeşim. Âşıksındır, âşık olduğuna inanan bir arkadaşın gelir, iki muhabbet edersiniz. Arkadaş biraz akıllıysa laf lafı açar, konu değişir senin de moral düzeliverir. Bu kadar basittir. Hadi kalın sağlıcakla. Beni de düşünmeyin benim can sıkıntım iki namaz arası kadar sürer.

Acı Bir Hatıra Canlandı Gözümde

Etiketler

, , , , , , ,

Parmağımda izi kaldı geçen ki yanığın, bu siyah noktayla bir ömür geçireceğim belki de. On parmağımın beşi yaralı, ikisi sol elimde, üçü sağ elimde. Küçükken sağ elimin avuç içinde maytap patlamıştı, kardeşimin gözü önünde hem de.

Çok küçüktü o zamanlar, abisinin balkonda bir şeylerle uğraştığını sanıyordu. Bak dedim Rabia, birazdan elimdeki şeyi yakacağım ve çok duman çıkaracak. Üç yaşında ya var ya yok, bende ilkokul beş ya da altıdayım. İlk gösterimi yaptım kardeşime, dediğim gibide dumanlar çıktı. Elimdeki barut kardeşimin ilgisini çekmişti. Metalik renkli demir bir kumbara içine biraz barut koyup, sonra onu ucundan tutuşturulmuş uzun bir kâğıtla ateşliyordum. Pof, ortaya epeyce duman çıkıyordu. O gün benim ve hatırlasa da hatırlamasa da kardeşimin hayatında bir değişim günüydü. Benim için uzun süre vicdan azabı ve acı günüydü, kardeşim içinse korku ve üzüntü. Şuncağız çocuğa o korku dolu anları yaşatmamış olmayı çok isterdim. Ama olacağı varmış diyerek kendimi teselli etmekten başka çarem yok bu bana büyük bir ders oldu.

Çocuk aklı işte, sözde kardeşimle birlikte eğleniyorduk. Yaptığım şey tam olarak 7 – 8 maytap’ın içindeki barutları çıkarıp ateşte yakmaktı. Ateşle oynamanın bedelini ağır ödedim. Kardeşim oturma odasın camından beni seyrederken bende şovumu yapmış ve barutları tekrar yerine koymuştum. Barutun yeri mutfaklarda süs eşyası olarak kullanılan bir cam kavanozdu, çok küçük bir kavanoz, minyatür kavanoz denebilir. Eskiden hemen her mutfakta olurdu, içine çok az bir miktar tahıl konur mutfağın bir köşesine asılırdı, sadece süs amaçlı. Eğer bu süsü tekrar görürsem muhakkak bana o günü hatırlatacaktır.

Eve gitmeden evvel tekrar denemek istedim, ama bu sefer aceleye geldi. Ateşin üzerine kavanoz içindeki baruttan çok az döktüm. Yeni bir şey denediğimi sanıyordum ama bunun sonuçlarını hiç düşünemedim. Bir anda elimdeki cam kavanoz patlayıverdi. Ses bütün mahalle de yankılandı. Neye uğradığımı şaşırdım, ilk önce ateşin yaktığını sandım sonra elimden kanlar boşalmaya başlayınca bir anlam veremedim ne olduğuna. Daha önce de elim baruttan yanmıştı, ama hiç kanamamıştı. Çok hızlı gelişti her şey, kardeşime baktım, korkuyla ağlıyor. Daha konuşmayı bile bilmiyordu, sadece ağlıyor. Hem de daha önceki gibi acıktığından ya da sinirden ağlayışlarından değil. Korkudan ağlıyor besbelli. Çok kısa bir süreliğine elime baktım epeyce kanayacak gibi ve kan çok koyu renkli. Koşa koşa lavaboya gidip suya tuttum elimi. Lavaboda bir anda kanla doldu, kan duracak gibi değil. Annem elimdeki kanları gördü ve hemen bir bez parçasına sardı. Sonra evden çıkıp mahalledeki sağlık ocağına doğru koşmaya başladım. Allah’ım sanki kan hiç durmayacakmış gibiydi.

Çocukluk diyerek avutuyorum kendimi, eğer çocuk olmasaydım kardeşime böyle bir korkuyu yaşattığım için ömür boyu vicdan azabı çekerdim belki de. Kendime ettiklerimden dolayı da pişmanım, okulda uzun bir süre yazı yazamamıştım. Hastanelerde çektiğim acıların haddi hesabı yok. O günü hatırladıkça içim ürperir, bir an kanı durdurmaya çalışmaktan vazgeçip sağlık ocağına doğru koştuğumu hatırlıyorum. Hastanede ne yapabilirler diye düşündüm, sarmaktan başka yapacak bir şey de yoktu aslında. Yine acı çekecektim, sararken, ilaç sürerken, bir de dikiş atarlarsa bittim ben. O dikişleri aldırmak var of of. Ne yaptım ben. Allah’ım çok korkmuştum.

Babam evde yoktu o gün koşarken komşumuz gördü beni hemen arabasına aldı. Annem ve kardeşim de geldi, doğruca devlet hastanesine gittik. Hemen acile aldılar. Bir sedyeye sırt üstü uzandım, doktor geldi ve elimi incelemeye başladı, bağırıyorum elimdeki acıyı bir az olsun bastırabilmek için. Feryad figan bağırıyorum, muhtemelen hastalarında psikolojilerini bozdum. Doktor elinde küçük bir maşayla avucumun içinden cam parçaları çıkarıyor. Elime ne olduğunu sordu, maytap patladı dedim. Cam parçalarına bir anlam veremedi ama herhalde başka bir iş çevirdiğimi anlamıştı doktor. Korkudan yalan söylediğim belliydi, maytabı açıp içindeki barutu küçük bir kavanoza koymuştum. Kavanozdaki barutu ateşe dökünce birden barut parladı ve elimdeki cam kavanozda patlayarak parçalandı. Uzun bir süre bu gerçeği soranlardan gizledim. Her çocuk gibi bende bakkaldan maytap alıp patlatmıştım ve elimde patladı dedim. Masumdum yani, bütün suçu maytap üreticilerine attım. Artık çocuklar maytapla oynamasın diye beyaz yalanlar ürettim. – bir anda patlayıverdi, – maytap hatalıymış, – çok acı çektim, – maytabın içinden cam parçaları çıktı, gibi.

Doktor elimdeki cam parçalarını çıkardı ve üzerine biraz merhem sürdükten sonra sardı. Birkaç hafta düzenli olarak doktora gidecektik ve her seferinde yeni merhem sürüp yara sarılacaktı. Tam Dokuzuncu hariciye koğuşu hesabı, acı çekiyordum. Eve döndüğümüzde olay yerine bir göz gezdirdim. Patlayan camlar etrafa dağılmış, pencerede bir çatlak var, bir tanesi de yüzümde gözümün biraz altına saplanmış. Kolumda tam pazumun üzerinde iki cam saplanmış, avucumun içindeki parçaların sayısını Allah bilir. Evden çıkarken kolumu duvara doğru savurmuşum galiba. Çünkü duvarda da kan izleri vardı. Hastaneye kadar elimi bir poşetin içinde götürmüştüm. Annemin anlattığına göre poşette kan su gibi birikmiş. Olayı unutmaya çalışabilirdim, elimdeki birkaç izi saymazsak çok da kolay örterdim üzerini o hatıranın. Bu iğrenç olayı neden anlatıyorum bilmiyorum ama anıya başlamış olduk bir kere anlatmak gerek. Yazmak geldi içimden ama şimdide içim kalktı, biraz. Klavyeye elimi koyup ta acaba şimdi ne yazsam diye düşünürken avcumun içindeki küçük yara ilişti gözüme. Şimdi bunun hikâyesini anlatayım dedim, ama düşünmemiştim bu kadar yorulacağımı.

O akşam babama ne hesap vereceğimi düşünürken ben, aynı zamanda elimdeki acıyı bastırmak için dişlerimi sıkıyordum. Yanık acısı çok berbat bir şey ki, hele doktorla, sağlık işleriyle filan uğraşmaktan nefret ederim ben. Olay anında güdüsel olarak bir adrenalin patlaması yaşıyorsunuz ve bu size kuvvet veriyor, cesaret veriyor. Ama sonra doktora muayeneye giderken adrenalin falan yok, korka korka gidiliyor. Doktorun verdiği rapor beni uzun bir müddet okuldan alıkoyuyor. Bu o yaşlarda bir çocuk için tek sevindirici şey. Akşam oldu babam geldi ve beni çok şaşırttı. Kızmasını beklerken ben, babam çok soğukkanlılıkla karşıladı. Ne oldu oğlum diye sordu gülerek, sanki olayı ben çok büyütüyormuşum gibi gülüyordu. İçimin yağları eriyiverdi, bir anda rahatladım. Nedir bu çocukların babalarından korkuları, yaramazlıklar hep önce anneye açılır, sonra babaya. Babamın çok sevdiğim bir huyudur bu, hastalandığımda veya yaralandığımda sanki ben yaramı gözümde çok büyütüyormuşum gibi güler, dalga geçer. Babamın bana kızmasını beklerken bir anda ben babam kızmaya başlardım. Babamın bu tavrı beni olumlu etkilerdi.

Okulda elim boynuma iple asılı bir şekilde gezdim uzun süre. Yara sağ elimde olduğu için hoca bana sol elle yazı yazmaya alıştırmayı denedi. Ama ben yanaşmadım tabi bu öğretiye, yazmaktan muaf tutulmak varken neden yazayım ki. Hastalığımın avantajlarını kullanmazsam neye yarar ki. Ders aldım bu olaydan. Uzun bir süre ateşle oynamadım, hatta çakmak çakmaya bile ara verdim.

Ellerimde birkaç yara izi daha var. Bunlarında hikâyelerini dinlemek ister misiniz bilmiyorum ama ben yazamayacağım. Şu son kara leke de geçen gün bakkalda oldu. Fotokopi çektirmek için beklerken, bakkaldaki cins çakmaklar dikkatimi çekti. Bir tanesini alıp yaktım ve acıyı hissetmem uzun sürmedi. Koşa koşa lavaboya gidip suya tuttum elimi. Meğer o gün o çakmaklardan elini yakan dördüncü kişiymişim, bakkal çalışanı o çakmakları ters dizmiş. Milletin ilgisini çeken bu cins çakmaklarda kullanmayı bilmeyenlerin canını yakmış

Bisiklet Sürmenin Adabı

Etiketler

, , ,

Bahar şenliklerinin sadece tatilinden yararlanarak bisikletle Osmaniye’yi geziyorum. Trafiğe de karışıyoruz haliyle.

Geçen gün polisten uyarı aldım “ bisikletli ters yönden gidiyorsun, karşıya geç” diye. Bisikletlerde arabaların uyduğu trafik kurallarına uymalıymış meğerse. Bende bisikletlilere trafikte sinek muamelesi yapıldığını sanırdım. Aralardan geçen, ışıklarda durmayan, olaya ve duruma göre hareket eden taşıtlar gibi..

Osmaniye’de İzmir’e göre daha çok bisiklet ve daha az trafik var. Aralardan filan geçiveriyorum işte. Öyle hızlı gideyim, birileriyle yarışayım diye bir düşüncem de yok. Bir keresinde Osmaniye – Gaziantep yolunda bir Doğana kafa tuttum, birkaç saniye kadar..

Bisikleti aldım, birkaç gün içerisinde kampüs içine bisiklet almak serbest oldu. Artık üniversite içinde de bisikletle geziyoruz. Şimdiye kadar neden yasaktı bilmiyorum. Kapıya bir bisiklet garajı yapmışlar, gelen bisikletler ve motosikletler o garaja bırakılıyordu. Kim akıl ettiyse, Allah akıl fikir versin.

Kendini motorlu taşıt sanan bisikletler de var. Kaportalarının olduğunu düşünüyorlar herhâlde. Trafikte bir araba kadar yer kaplıyorlar, yolun ortasından gidiyorlar ve arabaların uyduğu bütün trafik kurallarına uyuyorlar. Işıklarda durmak gerekiyor tabi, bunlar da duruyorlar. Ardından yeşil ışık yanınca bütün arabalar vınn, bunlarda pedal çevirerek etrafındaki arabaların hızına yetişmeye çalışıyorlar.

Ben bisiklet sürerken yanıma gelip de kapışak mı gardaş diyen motosikletlilerde var. Bir daha gelirlerse lafımı hazırladım.